20 Nisan 2010 Salı

Cahil Bilgi

Huzurun kaynağı "kalp" ise, 
hayata onu da katmalıyız...


      İnsanda esrarlı, ele avuca gelmez sezici, keşfedici ve yapıcı bir yetenek vardır ki; onu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliktir. İnsana bu özelliği veren şey, kendi varlığını, kainatı ve kainattaki yerini sorgulamasıdır. Sorgulamayı da belli disiplinlere kavuşmuş bilimlerle yapar. 


     Aslında bilimleri birbirinden ayırmak mümkün değildir; hepsi de insandaki me­rak unsurunun tatminine yöneliktir. Ancak kolay öğrenilebilmesi, araştırmalarda sağlıklı sonuçlar elde edilebilmesi için kat'i öl­çülere ulaşmasa bile sınırları belirlenmiş, farklı disiplinlere ayrılmıştır. Bu disiplinle­rin, insanın bütün sorularına cevap vere­bilmeleri için de bütün melekelerine açık olması gerekmektedir.


     Birkaç yüzyıldan beri bilimle ilgili ge­lişmeler adeta Batı aleminin tekeline girmiştir. Batı'da bilim kiliseye, yani manevi­yata sırt dönerek geliştiğinden, günümüzde insanlığın ortak malına dönüşen bilimler sadece aklın mahsulüdürler. Halbuki in­sandaki merak unsurunu akıldan başka tatmin edecek sevgi ve sezgi gibi melekeler de vardır. Bu melekelerin bize kazandıracağı, insanlığı zenginleştireceği hususlar bi­rimlerle ifade edilmediği için Batı'nın "mo­dern bilim anlayışı"nın perspektifinde yer almaması, insanlığı besleyen en önemli damarı zaafa uğratmıştır. Günümüzde Batı aleminde bir Goethe, Beethoven, Lui Pascal yetişmemesini de bu damarın zaafa uğ­ramasında aramalıdır. 

      İnsanları telakkîleri ve hayattan bekledikleri yönlendirir, imkânlar da gâyelere göre değerlendirilir. Doğulular genellikle hayatta huzuru, Batılılar ise refahı ararlar. Bundan dolayı Doğulular'ın bakışlarını iç dünyalarına çevirmelerine karşı, Batılılar il­mî faaliyetlerini maddî ihtiyaçlarını daha kısa yoldan karşılamak, hayal standartlarını yükseltmek esasına dayandırırlar.


Materyalizm

     Maddî ihtiyaçları karşılamak hayatın biricik gayesi haline geldi mi, bu yolda herhangi bir yerde durmanın imkanı yoktur. Çünkü nefis ön plâna çıkarılmıştır; her gün yeni bir şeye ihtiyaç duyacaktır. Her ihtiras gibi, ihtiyaçları karşılama hırsının da soylu hasletleri törpülemesi mukadderdir. Bunun için pragmatik felsefe Batı dünyasında gün ışığına çıkmış bilhassa Uzak Batı olan Amerika'da hayatın düzenleyicisi ol­muştur. Bu telakkî, maddenin yegâne gerçek olduğunu ifade eden "materyalizm" kelimesini ilk defa Benkeley'e kullandırmıştır. 

      İnsanoğlu tabiatta yaşar ve maddî ihti­yaçlarını oradan karşılar. Auguste Comte de "bunun dışındaki olaylar insanoğlunu il­gilendirmemeli" diye düşünmüş olmalı ki, tabiatın dışında bir bilginin sözkonusu edilemeyeceğini ileri sürer. İlim yolunda rehberi de sadece akıldır. Berkson da zekâyı bir yönüyle bu anlayışa göre tarif eder: "Zekâ, aslî görevi gibi, görünen yanıyla ele alındığında, maddî şeyler, özellikle alet yapan ve bunların imalâtını sonsuza kadar değiştirebilen bir yetenektir.

     Modern ilimlerin sınırları son yüzyıllarda önemli sayılan birçok bilgin tarafından gayet belirli bir şekilde çizildi. Galile, Kepler, Descartes'in zamanlarından beri gelişen ilmî araştırma metotlarıyla maddî dünyamıza ait sorularda, ölçü ve tartılabilen hususlarda pek çok şeyi ispatlama imkanına kavuşuldu ama yegâne kaynağı akıl olduğu için bu metotla gelişen ilimler insanın iç dünyasına, varlık cevherine, her an bizlere kendini duyuran evrendeki ulvî sırlara gözlerini kapamak mecburiyetinde kaldılar. Ünlü Kant'ın duyularımızı açan şeyler (noumenon) hakkında kesin bilgiler elde edemeyeceğimizi ileri sürmesi, Batı bilim dünyası için kesin kural oldu. "İnsanoğlu nereden geliyor, nereye gidiyor? İlk muharrik ve varlığın cevheri nedir? Ruh nedir ve varlığın problemleri nelerdir?" Bu ve insan zihninden eksik olmayan benzeri soruları "bilinemez"likle damgalayıp, ilim dünyasının gündeminden çıkardılar. 

     Batı medeniyetinde idrakini ve şahsiyetini bulan Schröndiger de bu konudaki eksikliği duymuş, "Tabiat ve Yunanlılar" adlı eserinde dile getirmiş: "İlim emin ve değişmez bilgiler edinmemiz yolunda ulaşabildiğimiz en yüksek seviyeyi temsil etmektedir ama etrafımızdaki gerçek dünyaya ait bilgilerin pek yetersiz olduğuna şaşıyorum. İlim gerçekten halimize yakın olan, bizi aşırı derecede alâkadar eden herşeye karşı müthiş bir sessizlik içindedir. İyi ve kötü, güzel ve çirkin hakkında birşey bilmiyoruz. İlim bazen bu hususlara ait sorulara cevap vermeye kalkıyor, fakat verdiği cevaplar çok defa ciddiye alınamayacak kadar aptalca şeyler oluyor."  


Birimlerin İlmi

     Schröndiger'in de belirttiği üzere, mevcut bilimlerin kurduğu dünyada insanî bir hassasiyet yok. Ne çare ki insan, ona dair bir hassasiyetin bulunmadığı dünyada yaşamak zorundadır. Bu dünyaya ayak uydurabilmek için de doğuştan getirdiği bazı değerleri unutmak mecburiyetinde kalıyor. 

     Bugünkü ilimlere "modern"den ziyâde "birimlerin ilmi" demek daha yerinde olur. Maddenin mahiyetinden çok, geçirebildiği safhalar, nasıl daha yarayışlı hale gelebileceği bizi ilgilendiriyor. Amelî fayda, merak unsurumuzun yerini almış bulunuyor. Bunun için de geçen yüzyıllarla mukayese ettiğimizde, yüzyılımızda Batı'nın ilmî gelişmesinin yavaşladığını müşahade ediyoruz. Karl Popper, çağdaş fiziğin içinde bulunduğu uyku halini, "Bir metafizik araştırma programının yokluğu"na bağlamakla, aynı noktaya işaret ediyor. Bu çağı açan kafalar da, bugün geldiğimiz noktayı arzu etmiş olsalardı Descartes hiç şu husûsun altını çizer miydi?: "Bütün felsefe bir ağaca benzer. Kökleri metafizik, gövdesi fizik ve dalları bütün diğer ilimlerdir.

     Üstünkörü sana bakılsa bile, bugünkü Batı biliminin bir paradoksun esiri olduğu, kiliseye karşı yüzyıllarca savunduğu hürriyeti başkalarına tanımadığı anlaşılıyor. Hissedilir dünyanın olaylarını inceleyen ilimler, kendilerini aşan meselelere ilgisiz kalmaktadırlar. Aslında böyle tavır takınmalarının hiçbir sakıncası yoktur; fakat kendi iktidarları sahalarına girmeyen konuları inkar etmemelerine rağmen, bilinemeyeceklerini ilan etmeleri çok düşündürücüdür. İnsan, ruh, ölümden sonraki hayat ve benzerlerinin ilim için ebedî meçhul kalacağını kabul ediyorlar. Kendi aczini itiraf etmeyip, takâtinin tükendiği yerlere başkalarının girmesine de müsade etmeyen sınır taşları dikmek ilmî zihniyetin boy attığı hürriyetle ne derece bağdaşır? Rene Gue'non (Abdülvahid Yahya) Müslüman olduktan sonra evrene bir başka açıdan bakabiliyor; gözlerini açtığı medeniyetin çelişkisini seri bir dille eleştiriyor: "İşte hiçbir yerde, hiçbir zaman eşi görülmemiş şey! Hiçbir devirde insanların cahilliklerini ikrar ettikten sonra, bu ikrarı bir program ve meslek haline getirdikleri ve bunu agnostizm (bilinmezlik) diye sözüm ona bir öğreti ile yafta olarak resmen taktıkları görülmüş şey değildir."

     Kendilerinin bilmediğini, başkalarının da bilmeyeceğini söylemek ilim dünyasına despotizmi sokmaktır. Bu zihniyet Batı'da oklukça eskidir. "Felsefe bilgiyi genişletecek alet değil, bilgiyi sınırlandıracak bir disiplindir" diyen Kant'ın sözünün anlamı, kendi idraklannın sınırını insanlığa mâl etmek gayretinin bir başka ifadesidir. 


Kültürlerin Temeli 

     Batı'da gelişen ilim, mahiyet icabı, ak­lî bilgidir. Bu konuda akılcılık, sadece ak­lın bir değer olduğunu göstermekle kalmı­yor, onun üstünde başka bir şeyin bulun­madığını, dolayısıyla ilmî bilginin ötesinde mümkün olabilecek bir bilgiden söz edilemeyeceğini savunuyor; böyle olunca da metafiziğin inkarı zoraki hale geliyor. 

     Berkson ilmî bilginin acizliğini idrak ediyor; onu sezgicilik (intuition) ile ta­mamlamaya çalışarak, bilginin sadece akıl yürütme yoluyla değil, doğrudan kavrayış­la da kazanılabileceğini ileri sürüyor an­cak Berkson, bu sezgisine rağmen konu­yu ihatalı bir şekilde kavrayamamıştır; zira idrakin oluşmasında kültürün payı çok büyüktür. Kültürlerin temelinde dinler bu­lunmaktadır; dinlerin mihrakı da Allah an­layışlarıdır. Batılılar müşahhas (somut) Tanrı anlayışını kabul etmiş, inançları da onun çevresinde yapılanmıştır. Dolayısıyla kültürünün taşıyıcısı olan Batlı insanının da idraki mücerret (soyut) kavramlara ye­terince açık değildir. Bunu dillerinde de müşahade ediyoruz. İlimle, sanatla işlenen dilleri eşyanın bütün şekillerini rahatlıkla izah ettikleri halde, manevî konularda kı­sırlaşmaktadır. Bunun için de Berkson eksikliklerini sezebildiği halde, ne yapıl­ması lazım geldiğini ortaya tam koyamadı. Aslınla madde ile madde ötesini birbirin­den kesinlikle ayırmak mümkün değildir. İnsan, yapısıyla da her ikisinin özetidir. Sanıldığı üzere bunlar birbirine zıt değil, birbirini tamamlayıcıdırlar. Mayasından gelen özellikle insanoğlu birine sahip olursa, diğerini aradığının örneklerine ma­teryalizmin şahlandığı Amerika'da çok sık rastlıyoruz. Amerika gibi modern bir ce­miyette dimağları müsbet bilimlerle donanmış insanların arasında bayağı, mistisizm adına saçmalıklar doğuyor, inanıl­maz rahatlıkla yayılıyor. 

     Metafizik, herşeyin bağımlı olduğu küllî iradeye dair bilgidir. Metafizikle yük­seldikçe birliğe (vahdete) yaklaşılır, aşağı­lara inildikçe çoklukla karşılaşılır. 


Metafizik 

     Metafiziğin bulunmadığı yerde, mev­cut bütün bilgiler temelden yoksun oldu­ğundan devreye kabuller girer. Metafiziği inkar, bu bilimlere bağımsızlık sağlıyorsa da onları sığlaştırıyor; bizleri de eşyanın mahiyetinin bilinmeyeceğini kabul etmek zorunda bırakıyor. Sonuç itibariyle ilmî fa­aliyetleri amelî esasa dayandırıyor. 

     Toplumun harcında da önemli payı bulunan metafizik, cemiyetin özünü teşkil edecek manevî dinamizmi ortaya çıkarır. Derinliğini bu manevî dinamizmde bula­rak, cemiyetin ahlakı, gelenekleri, maddî alemini ayakta tutar ne varsa, oluşur. Me­tafiziğin hayatın dışına atılmasıyla kader haline gelen dejenerasyon cemiyetin bü­tün boyutlarına sirayet eder; her şeyi ku­rutur. Bazı tarihçiler metafizik konusunda yapılan yanlışlığın cemiyet için önemi üzerinde dururlar. R. G. Colligwood'un şu cümleleri ne kadar dikkat çekicidir: "Greko-Romen uygarlığın çürüyüşüne patrisyen yazarların koydukları teşhis, metafizik bir hastalıktır. Greko-Romen dünyasını yıkan, barbarların sal­dırıları değildi. Metafizik bir nedendi. 'Putperest uygarlık kendi temel inançlarını yaşatmayı beceremiyor', diyorlardı. Çünkü metafizik çözümlemelerindeki yanlışlar yüzünden bu inançların ne olduklarını şaşırmışlar­dı. Metafizik salt entelektüel bir lüks olmuş olsaydı, bunun hiç önemi ol­mazdı.

     Önce de belirtildiği üzere, refah nefsimize hitap eder. İnsan tabiatı da daima tatmin olabileceğinden daha fazla sun'i ihti­yaç üretir. Nefsin ardına düşülünce, yollar bir noktada karanlık dehlizlere dolar. Nefiste pek bağdaşmayan yüksek idealler, soylu duygular, diğergamlık insanı terk edince, hodbinlikle havat süflîleşir. 

     Bazı Batılı bilginler, içinde bulun­dukları durumdan bunalıyorlar, telakkî­lerini sigaya çekerken bazen hayatın özünü hissediyorlar. İspanyol düşünürü Unamuno, kültürün bağımsızlığının tar­tışıldığı bir konferansta ( I933'te Mad­rid) şunları söyledi: "... İtiraf edeyim ki kırk yıllık profesörlük hayatım­dan sonra bugün kültürün ne oldu­ğunu bilmeyecek hale geldim. Bildi­ğim bir şey varsa, kültürün beni bi­raz ezdiğidir. Kendimi yorgun hissediyorum ve zannediyorum ki mede­nî insanlığın en büyük kısmı yorgundur. Bugün bizim muhtaç oldu­ğumuz barıştan ziyâde sükûndur. Sükûnsuz bir barış vardır ve bu çok fe­cî bir şeydir.

     Huzurun kaynağı yürektir. Hayata onu da katmalıyız. Akıl bize kendimizi dü­şündürürken, yüreğimizde başkalarının varlığını bizlere duyurur. Yüreğin kaynak­lık yaptığı, sevginin bize duyuracaklarını muhakkak ki akılla idrak edemeyiz. 


Aklı Putlaştırmak 

     Akılsız bir şey yapmak, klasik anlamda bilgi sahibi olmak elbette mümkün de­ğildir, fakat aklı putlaştırmak da son dere­ce yanlıştır. 

     Modern denilen ilimler ortaya bir me­deniyet çıkardılar., Tabiata karşı insanın mücadelesinde yardımcı olan bu medeni­yet, maddenin kombinezonlarına dayanmaktadır. Maddenin kombinezo edilmesin­de muharrik unsur akıl olduğuna göre or­taya çıkan medeniyetin en belirgin özelliği­nin hodgamlık olması tabiidir; çünkü az önce de işaret edildiği üzere, akıl nalıncı keseri misali devamlı kendine yontar. Bu telakkî tarzı şahıstan topluma doğru yayıl­dıkça, felaketler o oranda büyür. Ameri­kan yerlilerinin Avrupalılar tarafından öldü­rülmeleri, kitle halinde soykırımlar, Batılılar'ın sömürgelerini talan etmeleri hep bu medeniyetin tabii sonuçlandır. 


Cahil Bilgi 

     Bugünkü sanayi medeniyetinin ge­leceği, pek muhtemelen mevcut anlayış­taki ilim adamlarından, mühendis ve ik­tisatçılardan ziyâde, insan şahsiyetini mükemmelleştirme yolunda yeni gayret­ler sarf edeceklere bağlıdır. Onlar bizlere ruhumuzun ve kalbimizin kaynaklarını duyurabilirlerse, maddenin kombinezonlarından oluşan medeniyetimize yüreğimizi katar, onu insanîleştiririz. 

     Sonuç olarak insanlığın mutluluğu, bizzat insanın fıtratında mevcut bulunan, fakat günümüzde kullanılmayan özellik­lerimizin geliştirilmesine bağlıdır. Bu özelliklerimizin arasında sevgi ve ihsan, akıl kadar önem kazanmazsa, ihtirasları­mız iyice mabutlaşır, biz de sadece onları tatminle yükümlü kulelere döneriz. 

     Evet, son dönemlerde Batı'da geli­şen bilimler, insanlığın refahını yükseltti­ler, ama aynı bilgiler karanlığa düşen ışık parçalarını, menşeini düşünmeden kovaladığı ve insanlığı maddenin esiri haline getirdiği için olmalıdır ki, bir Hintli bu ilimler için "Batı ilmi, cahil bir bil­gidir" demiştir.

Tarih ve Düşünce Dergisi, Ekim 1999, Yıl: 1 - Sayı: 1

Mehmet Niyazi Özdemir











0 Yorum:

Yorum Gönder

 
web siteleri